Çocuk işçi kavramı, yasalar veya gelenekler açısından belirlenmiş bir yaşın altında çalıştırılan çocukları ifade eder. Bu uygulama birçok ülke ve uluslararası yapı tarafından insani sömürüsü olarak kabul edilmektedir.
Çocuk işçilerin kullanımı Sümerler, Roma gibi uygarlıklardan beridir süregelen bir uygulamaydı. Çocuk işçiler özellikle 19. Yy. Sanayi Devrimi’yle birlikte sıkça kulaklarda yer edip kalıplaşarak bir kavram haline geldi. Sanayi Devrimi ile artan buharlı makine kullanımı, enerjinin daha kolay ve hızlı elde edilişini sağladı ve seri üretime geçiş başladı. Bu noktada insan gücüne eskisi gibi olmasa da belli oranda ihtiyaç duyuldu. Fakat belirttiğimiz seri üretim kavramı daha ucuza ve daha uzun süre çalışabilecek insan ihtiyacını ortaya çıkardı ki çocuk işçiler burada önemli bir kaynaktı. Bilhassa o dönem çocuk işçi çalıştırma rekabeti İngiltere emek piyasasında öyle bir hal aldı ki dönemin İngiltere Başkanı William Pitt çocuk işçiliği için şunları söylüyordu[1]
Çocukların mesaisinden neler beklenebileceğini tecrübe göstermiştir. Bu şekilde yetişen çocukların şimdiden ne kazandıklarını hesap etmek zahmetine katlansak, ihtiyaçlarını sağlamaya yeten bu mesailerinin memleketin sırtından ne ağır bir yük kaldırdığını ve milli refah ve zenginliğe ne derecede yardımcı olduğunu görerek hayrete düşeriz.
Bu kavram dönemin edebiyatına dahi yansımıştır: Emile Zola bir keresinde 8 yaşındaki Fransız bir çocuğun ağır şartlarda nasıl çalıştığını gözlemlemiş ve durumdan çok etkilenerek bu çalışma şartlarını ünlü kitabı Germinal’de şöyle özetlemiştir:
“35 derece sıcaklıkta, hava akımının tamamen kesik olduğu, iyi görebilmelerinin tek yolunun yanlarındaki çivilere asılı küçük ampullerle olduğu, rutubetten artık bütün kıyafetlerinin çürük koktuğu bir ortamda, kışla gibi binalara yerleştirilen işçi çocukların sefaletinin gizli kalması için bunlar dış dünya ile temas ettirilmiyor, tam anlamıyla esir muamelesi görüyorlardı.”[2]
O yıllarda çocuklar, iş durumuna göre günde 12-19 saat arası çalıştırılıyorlardı. Disiplin son derece sıkı idi. İstenilen iş hacmi sağlanmadığı takdirde, gardiyan kılıklı adamlar çocuklara ceza keser ve çoğunlukla çocukları döverdi. Zaten o zamanki zihniyet, çocuğun uyanık kalması için dayağa ihtiyaç olduğu yönündeydi.[3]
İşe yemek için günde bir defa kırk dakika ara verilirdi, fakat bu müddet içinde bazen ustabaşıları vakit kazanmak bahanesiyle çocuklara makineleri temizletirlerdi; yalnız bu temizleme işi makineler işlerken yapıldığından, çocuklar bir hayli pamuk tozu yutar, bazen da yaralanırlardı.
Cezalar da çok ağır ve insaf dışıydı: Vakitsiz pencere açmak çocuğa bir şiline, havagazını fazla harcamak 2 şiline, ellerini lüzumsuz yere yıkamak, çalışırken ıslık çalmak bir şiline mal olurdu.”[4]
Ulusal ve Uluslararası Mevzuatlarda Çocuk İşçiler İle İlgili Düzenlemeler
Sanayi Devrimi’nin ardından artan tepkiler üzerine çocuk işçilerin özlük hakları adına uluslararası birtakım düzenlemeler yapıldı. Cenevre Çocuk Hakları Sözleşmesi bu konuda imzalanan ilk sözleşmedir.[5]
Bu bildirgede aç çocukların beslenmesi, hasta çocukların tedavisi, terk edilmiş çocukların ve çocuk işçilerin korunması gibi kararlar alınmış ve Türkiye de bu bildirgenin altına imzasını atmıştır. Hemen ardından 1936 ve 1938 yıllarında toplanan Balkan Kongreleri’nde de çocuk işçilerin çalışama saatleri de düzenlenmiştir. Bu
kongreler her ne kadar bölgesel görünse de uluslararası düzeyde etki göstermiştir ki 193 ülkenin imzasını attığı 1989 yılındaki BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ndeki düzenlemelere de tesir etmiştir. Bu sözleşmelerde yine çocukların eğitim, sağlık hakları ile çalışma koşullarıyla ilgili düzenlemeler yapılmıştır.
Türkiye’de ise, T.C. Anayasası, 4847 sayılı İş Kanunu, 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu gibi yazılı kaynaklarla destekli yaptırımlar mevcuttur.[6]
Peki Ya Uygulamada?
Maalesef uygulama noktasında türlü pürüzlerle karşı karşıya gelinmektedir. Üstte belirttiğimiz gibi eski yıllarda oluşmuş ağır çalışma koşulları günümüzde farklı halleriyle tekrar karşımıza çıkmaktadır. Dünya ülkelerini bir ağ gibi saran kapitalizm ile işverenlerin üretim ve para hırsı uygulamada birçok düzenlemenin çiğnendiğini gözler önüne sermektedir. Bunlara tepkisiz kalmak da şüphesiz bir insanlık suçudur.
Ülkemizde bilhassa özelleştirmenin artması, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın belirlediği çocuk işçilerin yasal olarak günlük 2, haftalık 10 saat çalışma süresini işverenler 12 saat gibi sürelere çıkarmıştır. Aynı zamanda devletin de denetimlerini sıklaştırması ve daha teknik hale getirmesi iyi bir çözüm olabilir.
Gelişmekte olan her ülke gibi Türkiye’de de sürmekte olan denetim eksikliği ve bilinçsiz işverenler yüzünden çocuk işçi hastalıkları, ölümleri sıkça duyacağımız olaylardan biri olacaktır.
Medyanın bu konudaki eğilimi toplum algısını bu konuda daha vurdumduymaz bir tavra sürüklemiştir. Son dönemde gazetelerde 100 TL için 13 yaşındaki çocuğun başının pres makinasında sıkışması, 80 TL için inşaatta düşerek ölen çocukların müdahil olduğu haberler de çoğaldıkça çocuk işçi ölümleri toplum tarafından alışıldık bir durum olmaya başlamıştır. Bu yüzdendir ki “uygulama” da ivedilikle önlemler alınıp bu ölümlerin önüne geçilmelidir.[7]
Türkiye, meydana gelen çocuk işçi ölümlerinin farkında olmalıdır. Çocuk işçilerinin hakları ve ölümü konusunda paydaşların vurdumduymazlığından kaynaklı hatalar mevcuttur. Her ne kadar kimisi suçluyu devlet, kimisi insanımızın yapısında, kimi de yaptırım gücü yüksek ilgili örgütlerde ya da başka ülkelerdeki uygulamalara bağlasa da bu tüm kesimlerin çözmesi gereken ortak bir sorundur. Bugün bir Soma faciasında, 19 yaşındaki bir çocuk işçinin ölümünde işverenlerin, devletin takip ve denetim eksikliğinin, medya ve ilgili sivil toplum kuruluşlarının ilgisizliğinin payı bulunmaktadır.
Tüm bunların yanında, ILO verilerine göre bir kısım çocuklar düzensiz çalışma koşullarının yanı sıra üzerlerinde ağır travmalar bırakan ve aralarında seks işçiliği, dilencilik, silahlı soygun ve uyuşturucu ticareti gibi faaliyetlerde de bulunuyor. Üstüne bu çocukların aileleri patronlarına borçlandırılarak çocuklar bu bataktan kurtulamıyor. TES-İŞ’ in raporlarına göre Türkiye’de 41 bin çocuk dilendiriliyor. Bu da devletin son yıllarda uygulamaya çalıştığı “Dilencilere Para Vermeyin Çağrısı”ndan bir karşılık alınamadığını gösteriyor.[8]
Sonuç olarak; devlet, medya, toplum ve ilgili sivil toplum örgütlerinin bu konulara el birliği ile dikkat çekmeleri ve önlem almaları gerekmektedir. 21. yy. da gelişen ülkeler uzaya insan gönderme yarışındayken bu vahim tablolar Türkiye’nin kaderi olmamalıdır.
KAYNAKLAR:
[1]http://www.serenti.org/sanayi-devriminin-cocuk-iscileri/ [2]Emile Zola’nın “GERMİNAL” i ve XIX. Yüzyılın Sonlarında Fransız Endüstri İlişkileri – Adnan Mahiroğulları [3]http://www.serenti.org/sanayi-devriminin-cocuk-iscileri/ [4]şilin: 1970 ‘ten önce İngiltere’de kullanılan bir para birimi. [5]http://www.cocukhaklariizleme.org/bir-tarihce-cocuklarin-haklari-ve-birlesmis-milletler-cocuk-haklarina-dair-sozlesme [6] http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2012-98-1126 [7]http://t24.com.tr/haber/basini-pres-makinasina-sikistiran-13-yasindaki-cocuk-isci-kurtarilamadi,225809 [8]http://www.tesis.org.tr/TR/Genel/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF6D4E4F5321D117E7



